O şehrin beşer cinsinin “içinden geldiği gibi” davranması yolundan kurulduğuna, güncellendiğine, değiştiğine mi yoksa bir merkezden kurulduğuna, dönüştürüldüğüne, geliştirildiğine mi aklın yatıyor, hangisi makul geliyor?
Pi Ramses’i bilir misiniz? Egyptolog’lardan öğrendiğimizden belli ki tapınak şehir olarak dünya tarihinde benzeri yok gibidir. Belki de Kudüs’ü inşa ederlerken Mısır’ın tapınak şehirlerinden etkilenmiştir İsrailoğulları. Kimi mimar için “dindarlık ve dini teşkilatın spontane’ı” bir mimari tecrübesidir bu tür şehirler. Kimi mimar için ise “bir merkezin merkez şehridir” onlar. Mekke’nin yeri nere, Medine’nin yeri nere? Bakalım nere?
Firavun Maat Yasası’nın korunması ve tıkır tıkır işlerliğe yeniden ve yeniden yükselmesi ahdine belge, kanıt olması için o yasanın koruyucusu olarak kurar Pi Ramses’i. Bilişsel anlamda sünnetullah dediğimiz şeydir Maat Yasası. Hz. Mikail ve Hz. Azrail ve Hz. İsrafil yedine emanet edilmiş devrandır o. Bu yasanın koruyucusu da galiba Cebrail makamını kendine yakıştıran kişi olsa gerek: Firavun!
Maat Yasası ihlal edilmesin dikkati gözetirse insanlar yeryüzü ve yıldızlar hayatın en büyük müsebbibi rahmetin hem fiili hem faili olan Güneş’ten nasibini alacaktır. Taş ve toprak o insanın sözünü dinleyecektir. Bu dengenin ölçüldüğü terazi olarak bereketin hem fiili hem faili olan Nil’den nasibini alacaktır. Hava tazelik taşıyıcı olarak hizmet edecektir. Ve nesilleri dölleyecektir. Maat Yasası’nın zevalden uzak izzeti için çalışan biri vardır. Hem ruhen hem bedenen sıhhatinin devamı, afiyeti; o yasanın istikbalinden emin olmanın ölçüsü göstergesi sayıldığı bir kişidir o. Firavun. Ve yardımcısı olarak karısı. İkisi birlikte Maat Yasası’nı yaşatırlar. Aralarındaki uyum ve sevgi bütün Mısır’ın sürurudur.
Eğer Nil kaştarılamaz şekilde taşmışsa, kanalları yıkarak bütün toprağı batırmışsa, bütün kayıpları tazmin edecek olan ve bütün yılın maişetini üstlenecek olan ve o bozukluğu tekrar yerine getirecek olan Firavun’un ta kendisidir. Bu olumsuzlukların önüne geçmek için herşey yapılmıştır. İnsan denen varlığa kötülükte ısrar etmek serbestisi bile tanınmıştır. Böylesi habislerin muzurluklarının önünü almak adına uğraşan Firavun’a, halk yardımcı olmakta ayak sürüdüğü için mesela Nil taşmış ve afet olmuştur. Cezadır bu. Cezanın eziyetini hafifleten ve sırası gelince cezayı iptal eden de Firavun’dur. İşte bu zemine dayanarak soruyordu Firavun, “ben varken sana mı kaldı bu iş” diye Hz. Musa’ya. Maiyyetinden Hz. Musa’ya tabi olanları da kınıyordu “bana sormadan mı inandınız ona!”.
İman edenlerdenim diyorsanız işte “Firavun ile Musa arasındaki işbu hassas farkı” idrak edebildim ve o farka riayetle hidayet üzereyim diyorsunuzdur. Yani… bu ferasete ermiş kişi “seküler kişinin” ezelilik dininde mümin bir kişi olduğunu bilen kişidir. Kendisinin ve bütün varların yegane varedicinin mahluku olduğuna itaat eden kişidir. Bu halin sadece kudretle değil bir de iradeyle ilgili olduğunu sezen kişidir o mümin. Benim öldürmemin yahut bırakıp yaşatmamın da bir sebebliliği var senin ilahının da, fesatçısın sen, yaptığının bir iktidar hırsından başka izahı mı olabilirmiş diyerek Hz. Musa’yı susturacağından emin şekilde mahkeme açan Firavun’a da muhtaç değildir o mümin. Fakat bu feraset Hz. Musa’yı veya Hz. Muhammed’i ve diğer peygamberleri Firavun Makamı’na düşürmemek marifetidir aynı zamanda.
Kainatın… bütün oldurulmuşların nizamına mı mümin yazıldın yoksa bütün nizamların müellifi ve nizamın halıkına mı mümin yazıldın? Cevap vermene gerek yok. Nerede yaşadığını söyle, göster bana yeter. Ben senin nereye yazılı bir mümin olduğunu söyleyivereyim istersen.
O şehrin beşer cinsinin “içinden geldiği gibi” davranması yolundan kurulduğuna, güncellendiğine, değiştiğine mi yoksa bir merkezden kurulduğuna, dönüştürüldüğüne, geliştirildiğine mi aklın yatıyor, hangisi makul geliyor? Sekülerizm dininin tapınak şehirleri midir şehrin yoksa muvahhid kişilerin şehri midir? İçlerinden gelen aynı olabilir mi bu iki farklı kişinin! Olmaz elbet. Şu halde “spontane” yahut merkezi şehirden ille de birisidir ehven kabulünde sakat olan şey bellidir. Allah’a inandığı gibi şehrini inşa eden adamın şehrinde merkeziyet bir dayatma anlamında müesseseleşebilemez. Spontane’lık ile yani faili kim, müsebbibi ne, senedi ne gibi soruların cevaplarını “anonim” kelimesiyle verdiğimiz şehirlerde zelil, çirkef, eğreti, eksik, yanlış, çirkin, kaba yaşayamaz. Oraya geldiği gibi durakalamaz. Ya değişir ya çeker gider. Yani mesela Kudüs’te, Kahire’de, Mekke’de, İstanbul’da, Bağdat’ta vaki sancı işte bu “içten gelenin merkezle” çatışmasından doğan sancıdır. Ne içten gelen içle alakalıdır ne merkezi olan tevhitle alakalıdır çünkü.
Sekülerizm mümini, zahir müslümandan daha mutludur, zira kalbi çatallı değildir. Karnı aç ise zılgıt çeker, çığlık atar iken müslüman; o seküler kişi cemaadatın bir parçası nasıl davranırsa öyle davranır. Müslümanın zılgıtı, çığlığı beş para etmez elbet. Ve bu asalağı dünyadan atmanın yoluna bakmak da onu ehlileştirmek için lazım gelen yatırımı açmaktır. “Bu asalağı önce sekülerizmde içkin hale” sokup sosyal eğitmeceyle de içini sekülerleştirmek gerektir. Müslüman, karnını doyuran şeyin onu can evinden vuran sıcak para olduğunu anlamak istemeyen kişi midir?
- Değilse, Müslüman neye inanırsa inansın ve nasıl şehirde yaşarsa yaşasın diye görmezden gelemeyişim ondandır zaten.
- Değilse, Mekke bir tapınak şehri ekonomisinin değirmenleriyle kurulmuş bir şehir midir soruşturmaksızın geçemeyişim ondandır zaten.
Demek ki, ben bugünkü günün hakim şahsiyetleri nazarında “belamı istiyorum”. Nil benim yüzümden taşacak. Firavuncuklar bu yıl da bana ceza kesecek.