Çelişki bu kadarla kalsa yine iyi. İnsan olan insanın elbette itiraz edeceği, ikaz edeceği, düzelmesini önereceği, engellenmesini isteyeceği türlü türlü “şikayet” meselelerinde hemfikir olmakta da başarılı değildirler üstelik.
Firen mi lazım şehre sanki! “İlerlemedi burası, senelerdir hep aynı”, “kaldı hep böyle, öyle durduğu yerde duruyor”, “kimin aklına gelirdi bu hali, amma gelişti ha” gibi konuşanlar hiçbirimize yabancı değil. Hayıflananlar, yazıklananlar yahut memnun olanlar işte her kim ise onlar ilerleme beklentileri ile şehri birbirinden ayırmıyorlar. Öyle yıllar öncesinin görüntüsü içinde kalakalmasını şehre yakıştırmıyorlar. Bu insanlarlar elbette “firen mi lazım şehre sanki, ilerlemesi şart bir kere şehir dediğinin tabi” diye dudak bükeceklerdir bana.
Fakat ilerlemesinden memnun oldukları bu şehirden şikayet etmekten de geri durmazlar bu insanlar. Yolları tıkanır, mudanaasızlık alır başını gider, tekinsizlik artar yabancılıktan, ya beklemeye ya fahiş fiyata katlanmak gelir bütün alış-verişlere, aksamalar vaka-yı adiye mevkiine gelir oturur. Ve ilerlemesi durmayan şehre öykünme yerinmeyle yanyana birbirine nasıl yakışıyorsa bilmem, bu insanlar bu ikisini birbirine yakıştırıyor olmalılar ki hem şikayet ederler hem o şikayetin sebebi olan halin devamına yol açan maddi manevi her katkıyı sunmaya devam ederler. Gürültüsü, kiri pası, vakit ısrafı, kazası bitmez bu şehrin.
Çelişki bu kadarla kalsa yine iyi. İnsan olan insanın elbette itiraz edeceği, ikaz edeceği, düzelmesini önereceği, engellenmesini isteyeceği türlü türlü “şikayet” meselelerinde hemfikir olmakta da başarılı değildirler üstelik. Birinin umursadığını diğeri görmezden gelir. Ya da birinin takbih ettiğini diğeri tasvip eder. Öneri, görüş, bakış açısı enflasyonu içinde acayip bir fikir çekişmesine katlanılır bu şehirde. Edepsizliğe, arsızlığa, patavatsızlığa, kabalığa, lakaytlığa, ihmalkarlığa, suistimale katlanmak da var ayrıca. “La havle…” çekmeden geçen bir tekcik günü bile yoktur bu şehirlinin.
Bitmedi. En sonunda “dayatmalar vardır” gelip kapıya dayanacak daha. Şehrin hizmetlerine bakan makamların mesulleri “kafalarına göre bir maslahat” koyarlar da, dün övüne göstere önem vererek yaptıklarına tezat düşmeksizin yapmayı başaramadınız diyecek olursunuz… ve dediğinize demediğinize pişman ederler sizi. Enva-i çeşit benzer durumların birbiri üstüne eklenir yahut biri gider bini gelir sonu gelmez. Can sıkar mevzu bulmak sıkıntısı çekmez olur çıkar şehirli artık. Bu durumlar doğal olarak “bir diğerini terbiye kalkışmasına” varır mı sizce? Sorması ne gerek varmıştır da üstümüzden geçmektedir hatta!
Bunlar niye olur? Çokluktan olur, kesafetten olur, hırstan olur, tamahtan olur. İlerlemeye intisap edenlerin en karlısı olmak adına en akıl almaz, yürek kaldırmaz, vicdan kabul etmez, reva görülmez, ar’a namusa izana sığmaz türlü türlü hezliyattan olur. Sonra tutar kalkışırız; akla aldırmaya, yüreğe kaldırmaya, vicdan kabulüne, reva görmeye, ar’a namusa izana sığdırmaya. Ama bu kalkışmada ne akla ne vicdana ne revaya ne ar’a namusa izana dayanabilinir. Çünkü onların hepsi berhava olmuştur bir kere. Neye dayanılır? Bu şehre (şehir değil ya gerçi ya), bu şehre girerken çıktığımız kabuğa girmek azmine dayanılır. Bu musibetler, bu şehirlide nasihat dinler, söz anlar hiçbir ulvi, yüksek ve kutsal bir karakter bırakmadığı için çıktığımız kabuğun içine başka kabuklardan şehre çıkmış herkesin girmesini dayatmaya kalkışılır. Çünkü bu insanlar “şehre çıkmış değillerdir” “ilerlemeye hem de ne pahasına olduğuna bakmaksızın ilerlemeye” çıkmışlardır. Bu yüzden tevil gayretleri sefil gayretler olmaya dönerler. Hezliyatın dik âlâsı da şu ikisidir: 1) “bir fikre katılmak zorunda değiliz” hezliyatı, 2) “farklılıklarımıza saygı duymayı öğrenmeliyiz” hezliyatı.
Belli ki şehre çıkmak değildi sergüzeştimizde kayıtlı olan. Eğer öyle olsaydı, biz, “bir yeninin ehven ve faydalı yönünü hesaplarken aynı sıra o yeninin istisnasını ve stop düğmesini” de hesaplayacaktık. Çıkışımızdaki hesaba hesap değil, dense dense bile bile lades denir şu halde. Bu fark, hesap-lades farkı bir yeninin ilerleme mi yoksa bozulma mı olduğunu teşhis etmeye yarayan bir farktır. Ama faruk, sadece Hz. Ömer’in sıfatı sayılmaya mahpus ise o farkediş kimin umurunda! Furkan, şehirlinin mesela İstanbul sakinlerinin kitabı değil o zaman!
Yemin etmeliyiz yani. Firenlemeliyiz yani. Müslüman olduğum için yemin etmek ve firenlemek gerekleri, gerçekleri, geçerleri en önce benim üstüme düşer diyorum ve o firenin yeterlikleri ve yerindelikleri de ilerlemeye değil şehirleşmeye uyar diyorum. Faruk olmaya özeniyorum, Furkan benim kitabım yani. Lades tutuşmayı sürdürmeyelim diyorum. İstanbul Boğazı’na üçüncü bir köprü eklemek feci bir meseledir, Boğaz altına geçit açmak feci bir meseledir, Kanal İstanbul feci bir meseledir diyorum. Bırak böyle bir şehirleşmeyi önermeyi ve ona girişmeyi, müslüman isen bil ki böyle şehirleşme yok diyebilmelisin diyorum. Sen aksini söylüyorsan… ne yapayım “leküm medineküm ve liye medine”: senin şehrin sana, bana da benim ki.