Bu yazıda; savcılar ve kamu denetçileri için “ehliyet” kovuşturması ve davası açmaya yeterli kanıt var. Bu yazıda; seçilmişler ve seçenler için “ehliyet” muhasebesi açmaya yeterli kanıt var. Bu yazıda; ...
Ortaya söylemeyeceğiz dedik ya. Üstüne üstüne söylemedikten sonra kimse üstüne alınmıyor zira. Dolayısıyla söylemenin, yazmanın önemi mi olabilirmiş (!) diye bir vehme mağlup oluyor cemiyet. Biz buna razı değiliz. Ve alakası değen bir hadiseye bizzat yahut sahih haberle muttali olduysak işbu kalemi elimize alıyoruz zaten. O hadisenin ait olduğu meseleyi, tenbihi, nehiceyi serdederken, yazmamıza vesile o hadisenin kahramanlarını ismen zikredeceğiz.
Efendim… ademoğlunun ilk işi bilgisini işlemektir. Ne demek canım “ademoğlunun ilk işi bilgisini işlemektir” diye şimdi burada teferruat yazılmasını bekleyenleri şu makaleye yönlendireyim: http://wp.me/a12guJ-5B
İnsanın ilk işi bilgisini işlemektir de bundan ayrılamaz olduğu halde tabiyaten müstakil oldukları için iki diğer işi de vardır: İletişim ve Eğitim-Öğrenim. Bu üçü bir kompleks (temezzücen) bütünleşiktirler. Bu da ne demek canım diye şimdi burada yine teferruat yazılmasını bekleyenleri ise şu makalelere yönlendireyim: http://wp.me/s12guJ-377 ve http://wp.me/p12guJ-5P
Köylük yerde yahut aile içinde veya okulda sınıf içinde varid meşveret “iş”ten sayılmaz. İnsiyaken ve insan tabiyatına merbut seyreder çünkü. Ancak ihtiyaren ve suni olarak seyretmesi halinde bir iş olmak mevkiinde kıymet taşır. O da köylük yerde yoktur. Başka bazı yerlerde de yoktur. Birbirlerinin ikamet adreslerini bir deftere yazmaya hiç ihtiyaç duymazken aynı derslikte arkadaş olan insanlar, mezun olup da derslik dağıtılmak arifesinde iken birbirlerinin ikametgahlarını kaydederler. Çünkü artık mevcut meşveret insiyakten ihtiyare dönüşmektedir. Tabi halini yitirmektedir ve o halin istikbali olsun istenirse eğer sunileşmesi gerekmektedir. Artık o münasebetler doğal değildir, yapmadırlar.
Aynı mahalleye taşınmış iki yeni yabancı insan arasında suni olan münasebet eğer irade ve birbirlerine iltica-ünsiyet ederlerse tabiileşebilir. Fakat mesela memuriyetleri veya meslekleri dolayısıyla yaptıkları işin icap-kabul tarafı dururlarken muhataplıkları varid olduğunda ise o temas katiyetle sunidir, ihtiyaridir. Bir köyün insanı için, ister ebenced oranın insanı olsunlar ister o kıdemlilerin arasına sonradan yerleşen insan olsun; hepsi için bütün münasebetler ve temaslar teklifsizdir fakat. Hiçbir zaman sunileşmez. İşleri, dişleri, hoşları, düşleri, boşları için de böyledir eşleri, aşları, öçleri, içleri için de böyledir. Aile bireyleri arasında ve okul arkadaşlığında, silah arkadaşlığında, çocuk ayakdaşlığında falan hep böyledir. Meslektaşlıkta, yolculukta, hemşehrilikte böyle değildir ama. Bu hallerde suni ile tabi arası gayet bellidir. Çünkü halvet ile meşveret arası gayet bellidir. Ve irtibatın alakadarları eğer halvet ile meşveret arasında sızıntı verirlerse, haddi tayinde hata ederlerse sızlanmalar başlar en hafifinden. İşret ve husumet hemen kapıda demektir.
İlm-i halimiz böyledir fakat ne ilmimiz ne halimiz fiilimize muvafık ve mutabıktır! Köylü gibi iş işliyor koca şehrin belediye başkanı. Mesela Yücel Çelikbilek (Beykoz Belediye Başkanı) ve onun yardımcısı Hanefi Dilmaç. Şehrin insanıyla arasındaki temas, babasının köyünde gördüğüyle aynı galiba. Mesai arkadaşıyla arasındaki irtibat derslik arkadaşlığı mesabesinde galiba. Maiyetlerine alakaları ise oyun takımının üyeleriyle takım hizmetçileri arasındakine benziyor. Yani hiçbiri ihtiyari ve suni değil. İnsiyaki ve tabi. Çünkü bu insanlar, işgal ettikleri makamların da o makamların ancak şehre has makamlar olduğunun da farkında değiller. Eğer farkında olsalar; dahil olmak zorunluğu altında bulundukları meşveretin farkında olurlar. Hem şehirli için hem şehre vaziyet makamının mesulleri için, meşveretin, bir “iş” olarak telakki edilmesi zorunluğunu görürler. Ama kim faruk kim ferik. Bunlar olsa olsa silindirik. Önlerindekini de yanlarındakini de yıkıyor ve eziyorlar kezalik. Hadise şu bakınız:
15 Temmuz 2013 tarihinde Beykoz Belediyesi Özel Kalem Müdürü’ne bir telefon gelir. Telefon açan kişi;
“Basında Çavuşbaşı Orman Yangını diye bilinen ve 2013 yılı Temmuz ayının ikinci haftası içinde vuku bulan yangın ile ilgili olarak
- yangın öncesi: + koruma nöbetlerinin takvim, görevlendirme, vukuat tutanakları özetlerini
- yangın sonrası: + yangına müdahale programının özetlerini, + yangın sonrası durum tesbiti özetlerini, + yangın sebebi tutanakları özetlerini tarafıma göndermenizi istiyorum.” der. “Belediye Başkanı ile bu gündemle bir toplantı yapmak istiyorum” der. 24 Temmuz’da bu randevu talebine cevap verir belediyeden Ali İhsan adında bir memur. Der ki
- “Sizin bir randevu talebiniz varmış Yücel Bey’den. O, sizi başkan yardımcısı Hanefi Dilmaç’a havale ediyor. Hanefi Başkanım sizinle 25 Temmuz 2013 saat 11.00’de görüşecek”. Vatandaş sorar:
- Hangi gündem için istediğim randevuyu cevaplıyorsunuz?
- Hangi gündem mi, işte görüşmek istemişsiniz biz de sizi yarın gelin diye davet ediyoruz. Bilmiyorum ben hangi gündemdir. Bir sorayım bakayım.
Ali İhsan adındaki memur birazdan telefona gelir:
- Orman yangınlarıyla ilgili bir görüşme istemişsiniz ya, işte o gündemle görüşmek için davet ediyor sizi Hanefi Başkan.
- Tamam, teşekkür ederim. Geleceğim inşallah.
Vatandaş, randevu saatinde Hanefi Dilmaç’ın makamındadır. Sekretere kim olduğunu ve Hanefi Dilmaç’la randevulaştığını, görüşmek için geldiğini söyler. 10 dakika bekletildikten sonra, sekreter randevulu vatandaşın yüzüne bakarak:
- Buyrun Alaattin Bey Hanefi Dilmaç’ın odasına geçebilirsiniz.
- Alaattin değil, Xxxxx diyecektiniz galiba.
- !!! Evet, siz beyefendi, geçebilirsiniz.
Hanefi Dilmaç’ın odasına girerken, Hanefi Dilmaç tarafından selamlanır:
- Buyrun Alaattin Bey, seninle toplantı masasında konuşacağım. Şöyle geç bakalım.
- GEÇELİM BAKALIM. Geçelim de, Alaattin değil. Benim adım Xxxxx.
- Evet dinliyorum.
- Gündemimizle ilgili vereceğiniz bilgiyi alacağımı ümidederek geldim randevunuza. Ne söyleyeyim, gündemden haberdar değil misiniz yoksa?
- Ne gündemi? Başkan, görüş bu adamla diye havale etmiş seni bana. Ben de dinlemeye hazırım, ne anlatacaksan.
- Böyle olmaz efendim. Yani gündemi bilmiyorsanız benimle ne görüşeceğinizi bilmeden beni niye davet ediyorsunuz ki, anlamadım. Müsaadenizle benim gündemim bilgi derlemenizi gerektiriyordu. Anlaşılan bu görüşmenin bir anlamı kalmamıştır. Size iyi günler dilerim.
- Dur bi’dakka.
Hanefi Dilmaç, önce sekreterinin odasına geçer bu randevulu kişiyle birlikte. Bütün bekleyenlerin arasında önce sekreteri sorgular. Ondan bir cevap alamaz.
- Kim yönlendirdi bu adamı bize onu ara bakalım.
Aranır ve biri bulunur telefonda. Özel Kalem Müdürü değildir ama buldukları kişi. Hanefi Dilmaç sorar:
- Bir adam gönderdiniz bana, /sekretere dönüp/ neydi adı, /o adam adını söyler, Xxxxx/ ha adı şey Xxxxx, niye gönderdiniz bana onu bak bakayım? Gündem bilmiyorsan beni niye çağırdın diye fırçalıyor beni, kalktı masadan görüşmeyi kesti gidiyor. Neymiş gündemi söyle bakayım bana.
- Bilmiyoruz, müdür bilir. O da yok şimdi.
Xxxxx Bey’in randevu gündemi Belediye’de berhava olmuştur.
Sadece o mu, Şehir berhava olmuştur. Şehirli berhava olmuştur. Meşveret berhava olmuştur. İnsan berhava olmuştur. Bu adamlar daha iletişim işini bilmiyorlarsa şehri mi biliyorlar, şehirliyi mi biliyorlar, meşvereti mi biliyorlar? İnsanı biliyorlar mı? Ne biliyor bu adamlar? Nemize ne şeydir bu adamlar?
- Ama kardeşim sen bir bilgi vermemişsin ki kimseye, bir de gündemi bilmiyorsan ne diye çağırdın diye beni azarlıyorsun.
- Bir saniye Hanefi Bey. Şimdi siz şunu mu söylüyorsunuz: ben hiç kimseye gündemimi bildirmeksizin randevu almayı başardım, siz kiminle görüşeceğinizi ve ne görüşeceğinizi öğrenme gereği duymadan randevu saati ayırıyorsunuz ve beni kabul ediyorsunuz. Ve neticede kabahatli ben oluyorum öyle mi? Siz bunu söylüyorsunuz değil mi? Benim gündemim bilgi toplamınızı gerektiren bir gündem. Tekrar edeyim /tekrar ediyor/. Eğer bilgi vermek için beni yeniden çağırırsanız gelirim. Fakat şu anda sizden bilgi alamayacağım belli olmuştur. Size iyi günler dilerim.
- Tamam sana da iyi günler. İşine bak sen.
Bu yazıda; savcılar ve kamu denetçileri için “ehliyet” kovuşturması ve davası açmaya yeterli kanıt var. Bu yazıda; seçilmişler ve seçenler için “ehliyet” muhasebesi açmaya yeterli kanıt var. Bu yazıda; seçilmeye azmedenler için “tenkit” muhaveresi açmaya yeterli kanıt var. Bu yazıda; öğretmenlere, meslek erbaplarına “ne iş yaptıklarını” murakabe için yeterli kanıt var. Fakat bu yazıda esasen ŞEHRİMİ İSTİYORUM EY HEMŞEHRİM çığlığı var. Ama dağlarda yankılanıp geri geliyor o çığlık. Çünkü ne şehir ne şehirli var. Nereden mi belli? Çünkü iş haline dönüşmüş bir meşveret yok.
Bu adamlar insan idiler bir zamanlar. Fakat insanlıktan çıkmadıklarını kim ileri sürebilir: Zira bilgiyi işlemek, iletişmek ve kendini eğitmek, kendine öğretmek mesleklerine, yani insanoğlunun ilk üç işine devam etmiyorlarsa birileri, onların insanlıktan çıkmadıklarını kim ileri sürebilir?
Gönül ne şehir ister ne şehrane / Gönül insan ister şehir bahane.