Kültürcüler de medeniyetçiler de “tektipçilik” yapıyorlar. Tek potada üretim, tek metotla üretim, tek kafayla üretim, tek kafa üretimi.
Fransa “civilisatrice” ve Almanya “kulturalismus” diskurlarının merkezidir telakki ediliyor. Medenileştirmecilik yurdu olan Fransa, ne hikmetse kültürcülüğün menheci olan “polytechnique” müdafii olmuş ve yine ne hikmetse kültürcülüğün yurdu olan Almanya “megatechnischen” müdafii olmuş! Sizce de garip değil mi? Zanaatkarlık çeşitliliğinin, ona yakışan kültürcülüğün propagandisti olan bir ülkede yaşaması umulurken; bi’l-akis kültürcülüğün propagandisti olmasına rağmen Almanya medeniyetçilerin müesseselerini kurarak “dünya çapında iddia” sürdüregeldi, sürdürmekte hâlâ. Tektipçi tekniğinin, ona yakışan medeniyetçiliğin propagandisti olan bir ülkede zanaatkarlık çeşitliliğinin övülmemesi beklenirken; bi’l-akis medeniyetçiliğin propagandisti olmasına rağmen Fransa kültürcülerin müesseseslerini tasvip ederek, överek “dünya çapında iddia” sürdüregeldi, sürdürmekte hâlâ. Hem söylediklerine hem ne yaptıklarına bakacağız tabi. Kültürcülüğü önerenler medeniyetçilik yapıyor, medeniyetçilik yapanlar kültürcülüğü övüyor ise adam olanın bu halin neyi açık ettiğini açıklamak zorunluğu vardır.
Her ikisi de, yani kültürcüler de medeniyetçiler de “tektipçilik” yapıyorlar. Tek potada üretim, tek metotla üretim, tek kafayla üretim, tek kafa üretimi.
Biri diyor ki, “bizim iş tutuşumuz” bütün insanlığın yegane iş tutuşu olacak kadar üstündür. Bakınız fabrikalarımıza ne kadar üstün olduğumuzu göreceksiniz muhakkak diyor. “Çeşitli iş tutuş örneklerinin [kültürel birikimlerin] mezcedildiği bir terkip, tertil, tanzim, tertip” örneği olarak bizim fabrikalarımızdan başka bir üretim potası geliştirmeniz imkansız diyor. Fabrika iyidir ve iyi olan fabrika da “bizim atölyelerimizin kompleksi”nden başkası değildir diyor.
Diğeri diyor ki, “bütün insanlığın çeşit çeşit iş tutuşlarının ortak bir özde” rafine edilmesinden doğan iş tutuşu, diğer bütün ve müstakil iş tutuşlardan üstündür. Bakınız fabrikalarımıza, “bütün zanaatların özü olan hareket noktalarını” keşfedip herkesin katılmaya canatacağı kadar sahih merkezi bulduğumuzu ve fabrikalarımızın bu üstünlüklerini bu bulgusal başarımızdan aldıklarını göreceksiniz. “Çeşitli iş tutuş örneklerinin birbirine mümasil irca paydalarını keşfetmemiz sayesinde ve insan zekasının ilerlemesinin mihenklerini-vasıtalarını teşhis etmemiz sayesinde” kurduğumuz fabrikalarımızdan başka bir üretim potası geliştirmeniz imkansız diyor. Fabrika iyidir ve iyi olan fabrika da “bütün insanlığın birikiminin kompleksi”nin başarılmasından başkası değildir diyor.
Türkiye’nin bir yerinde medeniyetçilik yahut kültürcülük yapanlar kümeleşmiş, ve diğer bir yerinde de fabrikacılık yapanlar kümeleşmişler. Bu iki yerden birinin tayfası güya gelenekçilik yapmaktalar fakat aslında yobazdırlar, muhafazakardırlar. Diğerinin tayfası da güya gelecekçilik yapmaktalar fakat aslında kabadırlar, otomatikleştirmecidirler, mekanikleştirmecidirler.
Şahsiyetleri muğlak ve önerileri saçma olan bu iki güruh aslında ne şehrin zatına ne de şehirdeki zatların ilişkilerine vakıftırlar. Mesela, zatın ibadetine ve o zatın ulaşım gailelerine ilişkin mevazlarına bakınca işbu hezliyatları ortaya çıkmaktadır zira. Kültürcülerin de medeniyetçilerin de düzenden anladıkları mesela ulaşım düzenindan anladıkları büyük bir megamakinanın müstahzarlarından ibarettir zira. İnsanı hareket eden bir cisim ve tabiyatıyla tapınan bir aciz yerine koyarlar çünkü. Bunlara göre insanın hiçbir ihtiyarı yoktur. İhtiyara da sistem içinde… Yegane rayiç, sistem ne emrediyorsa odur ve sistem içinde tesadüf eden [sistemin yüksünmediği] herhangi bir boşlukta yer alan tercihe-karara ancak müsaade vardır.
Kültürcülerin ve medeniyetçilerin de muhafazakarcılığın ve gelecekçiliğin de seyahat halinde olan insana ulaşım tarifesini bozmayan an ve mekan boşluklarında ibadet serbestisi vardır. Seyahat sistemini bozmaması için ibadetinden feragat etmesini dayatmaktadırlar. Sistemin yanında ibadetin vakti saati mi olurmuş, sisteme uymayan ibadet olsa olsa bir arızadır onlara göre. Yolculuk esnasında, yolculuğun sıhhati(!) için tayin edilmiş teneffüs etmek, dinlenmek, teferrüce çıkmak an ve mekanlarına uymak ibadet gereklerine uymaktan önce gelir akıllarınca. O esnada ibadet ettiniz ettiniz, yoksa geç bir kalem boşver onu!
Kültürcülerin ve medeniyetçilerin, muhafazakarların ve gelecekçilerin önerdikleri dünya hayatının mahsulü olan şehirde ve o şehirler arasında yolculuk etmek, bir müslümana Allah’ın emrini reddetmeyi dayatıyor hal-i hazırda. Oysa yolculuk esnasında da müslüman kalmak mümkündür. Ve bu mümküne özenerek, dikkat ederek tesis edilmiş bir düzenlemeyle yolculuk etmek doğal yoldan bir “iş tutuş terbiyesini” edinmeyi sağlayacaktır zaten. Sair alanlarda da aradığımız iyiyi, güzeli, yakışanı, yerindeliği, yeterliyi, kıvancı yaşamak ancak ve ancak ibadetin mi iş takvimin mi seç birini diye dayatmacı olmayan yolculuk tecrübesini yaşayan insanın harcıdır. Aksi halde “cemadat”tan bir tanesi derekesine indirilmiş insanda şahsiyet aramak abestir, zaten şahsiyete terstir bu. Yurdumuzu Frankofon yahut Allemanic yurtlara benzetmek veya onların maddiyatlarıyla bezemek(!), bize, en önce şehrimizi kaybettirir. Çünkü “fiili ve dili” birbirine tezat olanın şehri olabilemez.