Zilletlerini yaya yaya getirdiler şehre bir kısım cazu. Ve her yanaştıkları adımla şehri kaçırdılar yurttan gıdım gıdım. Çünkü razı insanlar öleyazdılar tek tek.
Deniz, zelil olanı atar kendinden. Şehir ise zelil olandan kaçar. Deniz deniz olarak yerini korur orada. Fakat şehir zilletin bir kere girdiği yerde durmaz. Şehre, yerini tutması için bir yardımcı gerekir. Oraya tekrar şehri getirmeyi irade eden ve o irade uyarınca gayret eden insan gerek şehre. Şehri kaçıran da çağıran da her hal ve kârda insan. Biri zelil biri celil ama ikisi de insan.
Ben diyorum ki, şehir, razı insanların harcıdır. Cazu insanların ise ancak ve ancak burcudur.
Zilletlerini yaya yaya getirdiler şehre bir kısım cazu. Ve her yanaştıkları adımla şehri kaçırdılar yurttan gıdım gıdım. Çünkü razı insanlar öleyazdılar tek tek.
Cazuların önde gidenleri “birlikte yaşamak”, “çoğulculuk”, “işret”, “insan hakları”, “farklılıklara saygı”, “fikir özgürlüğü”, “mozaik”, “halkların kardeşliği” vb. türlü türlü zırvayı Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler gibi eşkıyanın sopasıyla dayatıyor şehrimize. Ortada “aşevi” var olduktan sonra onun bir tarafında cemevi diğer tarafında cami ötesinde berisinde kilise, havra, puthane elbette kardeş kardeş geçinebilir diyor bu cazular mesela. Ya kabul edermişiz ya da elin oğluyla bir olup bize kabul ettirirlermiş burçlarını. İtirazımız “insanlığa” hayat hakkı tanımamak demek oluyormuş. Özenilecek insanlık değerlerini onlar teklif ediyorlarmış güya. Sanki sömürdüğümüz için canlarını bağışlamışız şimdiye kadar da işte şu zırvaları saçabilecek soluk bulabilmişler ciğerlerinde! Sürdürülebilir savaş diye bir yeni müdahale cihazı işlemekteymiş dünyanın Irak’ında, Suriye’sinde, Mısır’ında, Libya’sında, Afganistan’ında, ilahiri. O savaş Türkiye’ye de yayılırmış aksi halde.
Cazunun istediği gerçekte sadece bir “habitat” elbet. Vatan nedir bilmeyenin, vatan diye bir tecrübesi olmamış bu insanın “karınlarını başka şeylerle doldurabildiği müddetçe insan eti yemeyen” mahluktan ne farkı var ki!? O habitatın patronu tarafından başlatılmamış yahut müsaade etmediği herhangi bir çekişmenin veya uzlaşmanın tarafı olmaktan başka şeye aklı ermeyen “halklar” şehirlerimizin başına cazu kesildiler neticede.
Cazuluk ile razılık arasını, farkını teşhis eden mihenk, işbu vatan ve yurt meselesinde neyin cazuluk neyin razılık olduğunu teşhis eden mihenk “ihtiyar ve sabır melekesi”dir. Bu melekelerden mahrum nasipsizlerin ise sırf insan olmaklıklarından dolayı sadece “uzlaşma ve katlanma melekeleri” kalır ellerinde. Bizden de uzlaşmamızı ve katlanmamızı beklemektedirler. Başka bir şey bilmezler çünkü. Maslahat ve tahammül hangi şehrin övünç bayrağı olmuş ki tarihte, o bayraklar altında türeyen farklar, fikirler, halklar muhtar ile sâbır şehrin fevkinde mütalaa edilegelsin.
Top, ibne, tekerlek, yumuşak vb. tabir ettiğimiz “bir insan türü” var mesela. Ve eğer ona günahkar derseniz “farklılıklara saygı” göstermemiş oluyorsunuz. Bu farkı görmezden geleceksiniz ve o insancığı “cinsel eğilimi değişik insan”, “eşcinsel” diye kaale alacaksınız ve bir de üstelik ona “eşcinsel falanca” diye bile hitap etmeyeceksiniz. Yani cazuluğu tasvip etmenizi dayatan zalimin savaş tehdidine boyun eğeceksiniz işte. Farklılıklara saygı bu demek oluyor hesaplarınca. Günah kavramlarınız olduğu için farklısınız ve fakat bu farkınızı belli etmeniz saygısızlık addedilmekte. Dünkü ezikler, zalimin askeri olmuşlar da “şimdiye kadar birtekcik şehir inşa etmemişliklerine, insan inşa etmemişliklerine” hiç bakmadan benim şehrimi kaçırmaya azmetmişler, şehrime sahip çıkışıma savaş açmışlar. Hele bakalım dünya neler görecek daha!
Hangi fikrin kendini dayatabileceğine ve hangi fikrin savaş açabileceğine ruhsat veren patronun açtığı alanda duran “fikir hürriyetiyle güya şad olan” halkların, o fikirlerden birinde yahut bir terkipte provokasyon ve manüplasyonla “hemfikir”ler haline dönüşüvermesine dayanan bir “yaşama hakkı” üzerine şehir inşa edilemez. Tefekkür serbest ama karar yapmak patrona ait. Meşveret serbest ama intihab ve tercih patronun ruhsatına tabi. Böyle bir yerde ancak koloni teşekkül edebilir, şehre mahal yoktur o yerde.
Bu manzarada celilden eser yoktur. Zillet yakadan paçadan akıyordur da, hale razılık bir lerzan bir ilüstrasyon perdesinden ibarettir ve bu hale düşmenin altında yatan cazuluk o perde sayesinde gizlenir.
Şu halde şehrin sahiplerine düşen görev ise “razılık müessesesini” ihyadan başkası değildir. Yani denizden örnek getirmek ve denizi örnek almaktır çare.